Bir komedyen sahneye çıkıyor.

Ülkeyi anlatıyor, siyaseti anlatıyor, suç örgütleriyle dalga geçiyor.

İnsanlar gülüyor.

Sonra savcılık devreye giriyor.

Ve bir stand-up gösterisinin sonunda komedyen kendisini kuyu tipi bir cezaevinde buluyor.

Deniz Göktaş’ın başına geleni en kısa haliyle böyle anlatabiliriz.

Ama mesele, elbette bundan çok daha büyük.

Çünkü artık tartışmamız gereken şey Deniz Göktaş’ın yaptığı şakaların komik olup olmadığı değil.

Bu ülkede mizahın sınırını kimin belirlediği!

Seyirci mi?

Eleştirmen mi?

Toplum mu?

Yoksa savcı ve hakimler mi?

Deniz Göktaş hakkında önce “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamalarıyla tutuklama kararı verildi.

Avukatları itiraz etti.

Mahkeme 28 Ağustos’ta tahliyesine karar verdi.

Buraya kadar, Türkiye’de artık ne yazık ki alıştığımız bir yargı hikayesi diyebiliriz.

Fakat asıl tuhaflık bundan sonra başladı.

Göktaş daha cezaevinin kapısından çıkamadan bu kez başka bir suçlama önüne konuldu:

“Suçu ve suçluyu övme.”

Gerekçe neydi?

Stand-up gösterisindeki “Daltonlar” bölümü.

Göktaş sahnede tetikçi tutmaktan, Telegram üzerinden suç örgütleriyle bağlantı kurmaktan, Bitcoin’le ödeme yapmaktan söz ediyordu.

Yani bir stand-upçı, suç dünyasını kendi mizahının malzemesi haline getiriyordu.

Hakimlik ise bu anlatımın “Daltonlar Çetesi” olarak bilinen suç grubunun eylemlerini övdüğü ve meşru gösterdiği kanaatine vardı.

Ve yeniden tutukladı.

Üstelik haberlerde yer alan bilgilere göre Göktaş bu süreçte kendi avukatına dahi haber verilmeden SEGBİS’e çıkarıldı ve kendisine barodan bir avukat görevlendirildi.

Bitmedi.

Göktaş zaten cezaevindeyken savcılık, daha önce tahliye kararı verilen diğer iki suçlama için de itiraz etti.

İtiraz kabul edildi.

Sonuç?

Deniz Göktaş bugün üç ayrı suçlama nedeniyle tutuklu.

Bir başka ifadeyle:

Tahliye edildi ama tahliye olamadı.

Burada insan ister istemez şu soruyu soruyor:

Bir insan hakkında mahkeme tahliye kararı verdikten sonra, cezaevinden çıkmasına fırsat kalmadan başka bir dosyadan tutuklanıyorsa “tahliye” kararının hukuki ve fiili anlamı nedir?

Daha önemlisi…

Tutuklama bir tedbir midir, yoksa peşinen uygulanmaya başlayan bir cezaya mı dönüşmüştür?

Çünkü Deniz Göktaş hakkında henüz kesinleşmiş bir mahkumiyet kararı yok.

Ortada bir stand-up gösterisi var.

Üstelik internette yayımlanmış, milyonlarca kişinin izlediği, içeriği ortada olan bir gösteri.

Delil karartma ihtimali deniliyor.

Hangi delil?

YouTube’a yüklenmiş bir videonun mu?

Kaçma şüphesi deniliyor.

Göktaş yurtdışındayken hakkında soruşturma başlatılıyor ve kendisi Türkiye’ye dönüyor.

Sonra İstanbul Havalimanı’nda gözaltına alınıyor.

Yurtdışından kendi iradesiyle ülkeye dönen bir insanın kaçma ihtimali hangi somut olguya dayanıyor?

Bunlar cevabı aranması gereken önemli hukuki sorular.

Ama benim asıl üzerinde durduğum başka bir mesele var.

Mizah.

Çünkü mizahın doğası zaten rahatsız etmektir.

Abartır.

Çarpıtır.

İroni yapar.

Bazen sınırı zorlar.

Bazen kötü zevklidir.

Bazen komik bile değildir.

Ama bir şakanın kötü olmasıyla suç olması arasında çok büyük bir mesafe vardır.

Ve demokratik bir toplumda o mesafenin mümkün olduğunca geniş tutulması gerekir.

Çünkü bugün bir komedyenin yaptığı esprinin hangi anlamı taşıdığına mahkeme karar vermeye başlarsa yarın aynı yöntem bir karikatüre uygulanır.

Sonra bir romana.

Bir filme.

Bir şarkıya.

Bir gazetecinin yazısına.

Ve sonunda sanatçı da gazeteci de yazar da konuşmadan önce aynı soruyu sormaya başlar:

“Bunu söylersem başıma ne gelir?”

Ki o eşiği de aştık ne yazık ki...

İşte ifade özgürlüğünün asıl kaybedildiği yer tam olarak burasıdır.

Kimsenin size açıkça “sus” demesine gerek kalmaz.

İnsanlar kendi kendilerine susmaya başlar.

Deniz Göktaş’ın bütün şakalarını beğenmek zorunda değiliz.

Hatta hiçbirini beğenmeyebiliriz.

Bazı sözlerini kaba, ölçüsüz, rahatsız edici hatta son derece kötü bulabiliriz.

Bunların hepsi tartışılabilir.

Eleştirilebilir.

Protesto edilebilir.

Gösterisine gidilmez.

Videosu izlenmez.

Ama demokratik toplumun testi zaten sevdiğimiz sözler değildir.

Asıl test, hoşumuza gitmeyen sözlere ne kadar tahammül edebildiğimizdir.

Çünkü ifade özgürlüğü yalnızca makbul cümleleri koruyorsa zaten ifade özgürlüğüne ihtiyaç yoktur.

Bu dosyanın bana göre en ürkütücü tarafı ise Deniz Göktaş’ın cezaevinde olması kadar, bundan sonra sahneye çıkacak yüzlerce komedyenin bunu biliyor olması.

Artık bir espri yazarken yalnızca seyircinin gülüp gülmeyeceğini düşünmeyecekler.

Savcının nasıl anlayacağını da düşünecekler.

Bir kelimeyi kullanmadan önce “Acaba suç örgütünü övmek sayılır mı?” diyecekler.

Siyasetçiyle ilgili bir şaka yaparken “Hakaret kabul edilir mi?” diye hesaplayacaklar.

İşte otosansür böyle başlar.

Büyük yasaklarla değil.

Küçük tereddütlerle.

Bir kelimeyi silerek.

Bir cümleden vazgeçerek.

Bir şakayı sahneden çıkararak…

Deniz Göktaş meselesine bu yüzden yalnızca “bir komedyen tutuklandı” diye bakmamak gerekiyor.

Bugün mahkeme salonlarında tartışılan şey aslında çok daha temel bir soru:

Türkiye’de mizahın sınırını kim çizecek?

Eğer cevabımız “yargı” olacaksa…

O zaman gerçekten şakası yok.