Geçtiğimiz hafta ülkemizden ve sosyal medya akışımızdan Tarkan geçti. Megastar, uzun bir aradan sonra döndü, kendisi gibi “Eski Türkiye” trademarkı sanatçı dostları ile sahneyi paylaşarak tadına doyulmaz konserler verdi. Ortanın üstü sınıf muhalifler ve kanaat önderlerinin sosyal medyası ve eski ana akımın yerini alan muhalif basın platformları, Kemal Burkay’ın (Sezen Aksu vesilesiyle popülerleşen) dizelerinde söylediği gibi, sanki şehre bir film gelmiş de mevsim -yine- Akdeniz olmuş gibi sıcacık bir nostalji rüzgarı ile dolarken, bütün bu süreci 6.63 inçlik cep telefonu ekranından takip eden orta sınıf muhaliflerin aklında ise bir başka klasik Vizontele repliği vardı: “Tarkan da bizi görecek mi?”

Zira 3500 TL’den 12000 TL’ye fiyatlanan konser biletleri dakikalar içinde tükenir, karaborsada uçuk rakamlar konuşulurken, Türkiye’de muhalefetin orta yerinden geçen ve giderek derinleşen sınıfsal fay hattı da bu vesileyle bir kez daha tebarüz ediyordu. Gerçek şu ki Türk ortanın üstü sınıfları (gelir dağılımının ilk %5’lik dilimini kaplayan, Süleyman Demirel’in tabiriyle Belçika standartlarında yaşayan kesim) için temel sorun daha çok, AKP iktidarının 24 yılda yarattığı muazzam gelir ve fırsat adaletsizliği değil, hayat tarzlarına yönelik tehdittir. Dolayısıyla yarın “Bir başka Karadenizli” iktidara gelip o çok özledikleri sıcak Akdeniz rüzgarını yeniden estirse, sorun kalmayacaktır: Asgari ücret ve emekli maaşının açlık sınırının altında kalması; bırak işçi ve emekliyi, istatistiksel olarak orta sınıf üyesi beyaz yakalıların yoksulluk sınırının altına düşmesi pek de mühim değildir. Tarkan yurda dönsün, One Love Festivalleri yeniden yapılsın, alkole konulan vergiler düşsün, Boğazda yine “şık” mekanlar açılsın, Avrupa Birliği “Bize” şu vize konusunda bir güzellik yapsın, yeter: Ülke nüfusunun %90’ının Tarkan konserine, üniversite öğrencilerinin %90’ının One Love Festivali’ne gidecek parası olmaması; orta sınıfın -ve demokrasinin- temelini oluşturan nitelikli beyaz ve mavi yakalı çalışanların daha iyi bir geleceğe dair bütün ümitlerini yitirdikleri bu ülkeden gitmek dışında bir gündemi olmamasının çok önemi yoktur.

Bugün Türkiye’nin ve muhalefetin ortasından geçen iki önemli fay hattından biri kimlikse, diğeri sınıftır. Kimlik sorunlarını önemsemediğim sanılmasın, ancak kimlik sorunları düzgün, çoğulcu bir demokrasi ve hukuk devleti çerçevesinde çözülemese de en azından sağlıklı biçimde ele alınabilir. Ancak bugün muhalefete liderlik eden herkesin bilmesi gerekir ki, Türkiye’nin bugünkü iktidarla sınırlı olmayan, ta 1980’den beri içinde bulunduğu Pakistanlaşma sürecinin olumsuz etkileri, sadece demokrasi ve insan hakları reformu ile giderilemez. İklim yeniden Akdeniz olsun isteniyorsa, orta sınıfın imhası; emekçilerin kontrolsüz işveren baskısı altında yoksulluk ve hatta açlık ücretlerine mahkum edilmesi; kamu malları ve hizmetlerinin denetimsiz ve kamu çıkarına aykırı biçimde özelleştirilmesi; geri getirilemez doğal varlıkların kısa vadeli kar uğruna tahribiyle sonuçlanan vahşi yandaş kapitalizminin yarattığı hasarı da tamir etmek gerekir. Bunun için gelir dağılımı ve fırsat adaleti sağlayacak, halkçı, sürdürülebilir ve yeşil bir ekonomi politikası şarttır. Bu sadece Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı AB ile ekonomik ilişkilerini sürdürebilmesi için değil, bizzat bu ülkenin burjuvazisinin mutluluk ve bekası için gereklidir. Çünkü üzgünüm, Tarkan’ın sadece sizi gördüğü bir ülkede iktidara kim gelirse gelsin, siz de mutlu olamayacaksınız.

Bu yüzden, şimdiden dilimizi, duruşumuzu ve programımızı ona göre belirlemekte fayda var: Açlık sınırı altındaki ücretler ve sefil mesai koşulları, sadece işçi örgütlerinin değil, işveren örgütlerinin de sorunudur ve bu konuda program geliştirmekle yükümlüdürler. Kamu okullarındaki eğitimin içerik ve kalitesinin giderek azalması sadece çocukları o okullarda okuyan alt ve orta sınıfların derdi değildir, uzun vadeli ulusal bir beka sorunudur ve toplumun özellikle gelirden en büyük payı alan ama vergide o kadar büyük bir pay ödemeyen müreffeh kesimlerini ilgilendirir. Ormanların rant, enerji üretimi ve maden talanına açılarak yok edilmesi, denizlerin ölme derecesine gelecek biçimde kirlenmesi, dere ve göllerin kuruması, birinci sınıf tarım arazilerine inşaat yapılması sadece zeytin ağaçlarını korumak için buldozerin önüne yatan köylünün değil, bu doğal kaynaklardan faydalanan tüm vatandaşların sorunudur. Bütün bu sorunları tartışmak, gündeme getirmek için muhalefete liderlik eden CHP, DEM Parti’ye gösterdiği sempati ve işbirliğinin bir benzerini, ilaç için tek bir temsilcisi dahi muhalif ekranlarda yer bulamayan TKP ve TİP gibi sol partilere de göstermelidir. Ekonomik reform, artık modası geçmiş büyüme odaklı apolitik bir neoliberal iktisat teorisi çerçevesinde değil, adil paylaşım ve sürdürülebilirlik odaklı halkçı ve yeşil bir iktisat teorisi çerçevesinde tartışılmalı ve tasarlanmalıdır. Velhasıl, Türk burjuvazisi, içine milletçe düştüğümüz bu durumdan milleti arkasında bırakıp tek başına çıkabileceği sanrısından bir an önce sıyrılmalıdır: Tarkan bir sonraki gelişinde ya hepimizi birden görecek, ya da hiçbirimizi. O yüzden,

“Hadi gülümse bulutlar gitsin

İşçiler iyi çalışsın, gülümse

Yoksa ben nasıl yenilenirim

Belki şehre bir film gelir

Bir güzel orman olur yazılarda

İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse.”